Ana Sayfaya Git

DÜNYA DÖNDÜ, DEVRAN DÖNDÜ, BEN DÖNDÜM

Geylani Akan

DÜNYA DÖNDÜ, DEVRAN DÖNDÜ, BEN DÖNDÜM

DÜNYA DÖNDÜ, DEVRAN DÖNDÜ,

BEN DÖNDÜM…

 

 

Yoktan var eden güç sayesinde, bulutta yağmur olup yere; kurumuş toprakta tohuma, sebzeye, meyveye; oradan da annemin vücudunda iki damla basit suya döndüm.

Ana rahminde üç zara sarılıp dokuz ayda altı halden hale döndüm. Ağzım olmasına rağmen gıdalarım göbek bağından verildi. Hangi organa ihtiyacım varsa anne karnında vardı o.

Zaman geldi daracık bu mekândan ağlayarak daha geniş olan dünyaya döndüm.

Ellerim tutmuyor, ayaklarım yürümüyor, gözlerim iyi ile kötüyü ayırt edemiyordu. Hülasa kendimden habersizdim.

Üç karışlık beze sardılar beni; markasız, plakasız, modelsiz bir beşikle başlamıştı hayatım. Anca bir yıl sonra ayakta durmayı öğrenebilmiştim.

Dört yaşıma gelince babam elimden tutarak beni camiye götürdü. Herkes yüzünü bir tarafa dönmüştü. Babama:

“Neden bu duvara dönüyoruz?” diye sorduğumda babam,

“Orası kıblemiz, orada Kâbe’miz var. Oraya dönmezsen kişiliğini, kimliğini oluşturamazsın… Orası mihraptır; yani savaş meydanı, nefsimizi, şeytanımızı yenme mekânıdır…” demişti.

“Peki, beni Kâbe’ye götürür müsün?” dediğimde ise,

“İnsan her istediğinde Kâbe’ye gidemez, oraya gitmek için belli şartların oluşması lazımdır: Sıhhatin, ekonomik gücün, hürriyetin olmalı, bunlardan da önemlisi Hz. İbrahim’in çağrısını duymuş olmalısın.

Bir gün geldi, bir elimde pasaportum diğerinde çantam havaalanına gidiyordum. Sordular:

“Yolculuk nereye?”

“Günde beş vakit Rabbim ile buluşmama vesile olan yönümü döndüğüm Kâbe’ye gidiyorum.”

Uçaktan inince hemen Kâbe’yi görmek istedim.

“Dur hele!” dediler, “önce Mikât mahalline gidecek, rütbeden, makamdan, şöhretten, şandan ayrılacak, annenden doğduğun günkü gibi olacak, ölünce sarılacağın kefen misali ihrama gireceksin.”

İki parça bezden ibaret olan ihrama sarıldığım bu anda, doğduğum gün ile öleceğim gün arasında bağ kurdum. Doğduğumda üç karışlık beze sarmışlardı beni, ölünce ise on karışlık beze saracaklardı… Doğduğumda “beşik”e koydular, öldüğümde ise “tabut”a koyacaklar…

Şimdi yönümü Mekke’ye döndüm. Otobüs eski, hava sıcak… İşte göründü Kâbe’nin minareleri… Kalp atışlarım hızlandı… Hızlı adımlarla Kâbe’ye yaklaşıp “lebbeyk” sedalarımla selam kapısından girdim. Dualar dilimden dökülürken, gözyaşlarım da o ihtişama dayanamamıştı.

Herkes dönüyordu. Hz. Muhammet Mustafa(s.a.v.)’nın elleriyle yerleştirdiği Hacerül Esved’e selam verdim ve ben de o insan seline katıldım. Uykusuzdum, yorgundum… Kâbe’nin etrafında dönerken bedenim yoruluyor fakat ruhum huzurundan semaya yükseliyordu. İçimdeki sevginin tarifine kalemimin gücü yetmez. Leyla’sını arayan Mecnun gibi mi yoksa Şirin’i için dağları delen Ferhat gibi miydim, bilmiyorum.

7 defa döndüm, tavafım bitti. Her dönüşte en çok dikkatimi çeken şey, sarı inciler içinde misafirlerini seyreden Hz. İbrahim’in ayak izleri olmuştu. O ne büyük şerefti, dünyada iman eden herkese ziyaretgâh olmuştu.

Tavaftan sonra iki rekât namaz için Kâbe’ye döndüm. Sanki kabrimin başında son namazımı kılmaktaydım. Yüzyıl sonrasını, mezarımın içindeki kafatasımın parça parça olmuş halini, kemiklerimi görür gibiydim.

Namazdan sonra Kâbe’yi seyrederek dua etmek de başka güzeldi. Duadan sonra zemzeme döndüm. Kurumuş topraktan Hz. İsmail’in ayağını vurarak çıkardığı, dertlere deva, bitmek tükenmek bilmeyen nimet… Doya doya içtim zemzemden. Fakat durmak yok, şimdi de Safa’dan Merve’ye, Merve’den Safa’ya dönmeliydim. Her dönüşte Habeşli Hacer annedeki çileyi, imanı düşündüm.

Vakit tamam olmuştu ve şimdi ise yönümü Arafat’a dönmüştüm. Arafat; tanışma, boyun bükerek tövbe ederek gözyaşı dökme mekânı... Ayakta saatlerce Mevlâ’ya yalvarmak, namazları cem etmek, hepsinde ayrı bir güzellik var...

Akşama doğru Müzdelife’ye döndüm, silahını kuşanan asker misali taşlarımı topladım.

Sabah olunca da yönümü Mina’ya döndüm, çünkü sıra şeytan taslamaya gelmişti. Üç gün üst üste şeytanı taşladım.

Bütün görevler bitince, sıra veda tavafına geldi. İnsanın bedeni Kâbe’den ayrılsa da ruhu orada kalıyor. İstemeye istemeye veda tavafımı yaparak ziyaret için Medine’ye döndüm.

Medine’ye varınca abdestimi aldım, hızlı adımlarla Mescid-i Nebevi’ye selam kapısından girdim. Salavat getirerek Allah Resulü’ne, yanındaki dostları Hz. Ebubekir’e ve Hz. Ömer’e selam verdikten sonra Resûl-i Ekrem’in kabrinin karşısında dikildim. Okuldan diplomasını alıp da müdürüne imza attırıp onaylatmak isteyen bir talebe misali ağzımdan şu cümleler döküldü:

Ya Resulallah! Kâbe’yi gördüm, yüzüm güzel oldu; gözyaşı döktüm, gözüm güzel oldu; Arafat’ta vakfeye durdum, özüm güzel oldu. Bundan sonra da sözümü güzelleştirmek için Hak davanın davetçisi olacağıma söz veriyorum.”

“Allah’a davet eden ve sâlih amel işleyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir” ayeti gereğince.(Fussilet Sûresi, âyet 33)

Şimdi de vatanıma, hizmet alanıma döndüm. Ne zordu Medine’den ayrılmak… Bu dönüşten sonra artık Fecr Sûresi’nin son âyetlerindeki:“Ey Rabbine itaat edip huzura eren nefis! Hem hoşnut edici, hem de hoşnut edilmiş olarak Rabbine dön, kullarımın arasına, cennetime gir” müjdesine nail olanlardan olmak için diyardan diyara dönüyorum… Ta ki kara toprağa dönünceye kadar…

Selamlarımla.

DİĞER YAZILARI Tüm Yazıları

Gümüşhane Hava Durumu

Gök Gürültülü Sağanak Yağışlı
EN YÜKSEK
23 °C
EN DÜŞÜK
15 °C

Foto Galeri

  • Zehirlenen Öğretmene 41 yıllık vefa
  • Teröre Pabuç Bırakmıyorlar
  • Onlar Allah'ın Bir Lütfu
  • Üniversiteliler Gümüşhane'nin Tadını Çıkarttı

Videolar

  • Burası Gümüşhane, Burası Artabel.
  • Hayal kurmayı bırakın, Gümüşhane'ye gelin

Facebook'ta Takip Et

Twitter'da Takip Et